29/8/2006 - Kuantum Nedir?
KUANTUM
Yüzyılımızın başında ortaya atılan
iki teori, fizik ve felsefe dünyamızı çok derinden etkiledi. Bunlar
kuantum ve rölativite teorileriydi. Rölativite, tek başına kendi
yolunda yürüyen bir adamın ürünüyken, kuantum teorisi birçok kişinin
katkılarıyla oluşmuştu: Planck, Einstein, Bohr, De Broglie,
Schroedinger, Heisenberg, Dirac ve Pauli gibi... Ve her birine bu
katkılarından dolayı Nobel ödülü verilmişti.
Otuz yıl kadar süren bir arayışın sonunda da kuantum mekaniği denilen
yeni bir bilim felsefesi doğdu. Kısaca tanımlamak gerekirse, atom altı
parçacıklarının fizksel yapılarını ( Konum, momentum,...gibi),
matematiksel bazı denklemlerle açıklama sistematiğidir.
" Olabilir desinler, ama olur demesinler." Cicero
"Olmaz olmaz deme, olmaz olmaz.." Atasözü
Niels Bohr şöyle dedi: " Bir
süre önce yine burada Kopenhag' da özellikle olguculuk yanlılarının
katılmış olduğu bir felsefe konferansı vardı. Bunda Viyana Okulu' nun
üyeleri büyük rol oynadılar. Bu filozofların önünde kuantum teorisinin
yorumunu yapmaya çalıştım. Konferansımı verdikten sonra karşıt hiçbir
düşünceyle ve zor herhangi bir soruyla karşılaşmadım. Ama bunun benim
için çok korkunç olduğunu itiraf etmeliyim. Çünkü bir insan kuantum
teorisinden ürkmezse, onu anlaması da olanaksızdır. Belki de o kadar
kötü bir konferans verdim ki, kimse neden söz ettiğimi anlamadı.
Klasik Fiziğin Çözemedikleri Kuantum
kuramının doğuşunu kavrayabilmek için biraz gerilere gitmemiz
gerekiyor. 19. yy sonlarına. Üç önemli problem,klasik görüşlerle
açıklanamıyordu:
1. Siyah cisim ışımasının enerji dağılımı (morötesi felaket!) 2. Fotoelektrik olay 3. Atomların kararlılığı
Gazların
kinetik kuramı, klasik fiziğin çok önemli başarılarından biriydi. Bu
kurama göre, hiç bir molekülü dışarı kaçırmayacak ideal bir gaz
kabındaki N molekülün toplam enerjisi E olsun. Bu toplam enerji (E) , enerjinin eşit dağılımı yasası
diye bilinen temel bir istatistiksel teoreme göre ortalama olarak
moleküllere eşit olarak dağılmıştır. Ortalama diyoruz, çünkü
istatistiksel açıdan kesin veriler değil, ancak ortalama değerler elde
edilebilir. Lord Rayleigh ve Sir James Jeans, gazların kinetik kuramına
başarıyla uygulanan istatistiksel modeli, iç duvarları kusursuz ayna
olan kutuda hapsedilmiş "ışık" dalgalarına uygulamaya çalıştılar. Ama
burada temel bir zorlukla karşılaştılar. Bir gaz kabındaki molekül
sayısı çoktu; ama "sonlu" ydu,oysa ışığın hapsolduğu ideal bir ayna
cidarlı kutuda farklı titreşim tiplerinin sayısı "sonsuz"du. İşi
basitleştirmek için "Jean Küpü"nün yalnızca sağ ve sol iç duvarları
arasında gidip gelen dalgaları düşünelim. Bu dalgalar, duvarlarda
zamanla genliğin kaybolacağını söyleyen sınır koşullarına uymalıdır...
Bunu üç boyutta düşündüğümüzde "sonsuzluk" sayısının daha da artacağı
açıktır. Titreşim modu (düğüm noktası) sayısı sonsuz, ama enerji sonlu.
Yani titreşim modu başına düşen enerji = E/ sonsuz = tanımsız. Bu,
kuşkusuz saçma bir sonuçtur. Yani açıkça, klasik kuram, artık
cisimlerin doğasına ilişkin bilgilerimizle çelişmekteydi. Atomik
ölçekte,maddenin davranışını açıklamak için klasik fiziğin uygulama
denemeleri tamamen başarısız oldu. Siyah
cisim ışıması,fotoelektrik olay ve bir gaz deşarjında atomların yaydığı
keskin çizgiler klasik fizik çerçevesinde anlaşılamadı. George Gamow
'un dediği gibi:" Bir kuram, cisimlerin doğası ile ilgili bilgilerimizle çeliştiği zaman, cisimlerin yapısı değil kuram yanlış olmalıdır".
Doğaya yeni bir bakış açısıyla bakmak gerekiyordu. Bu devrim, 1900 ile
1930 arasında gerçekleşti. Kuantum Mekaniği denen bu yeni yaklaşım
atom,molekül ve çekirdeklerin davranışını başarıyla açıkladı.
KUANTUM FİZİĞİNİN ÖYKÜSÜ Belki
de hiçbir kuram ,kuantum fiziği kadar bir yüzyıla böylesine belirgin
bir damga vurmamıştır .1900 yılında Max Planck'ın kara cisim ışımasını
kuantumlanmış enerji yayımıyla açıklamasının fizikte yarattığı devrim
,temposundan hiç yitirmeden 20. yüzyıl boyunca yeni kuşak bilim
adamlarının olağanüstü düşünce ürünleriyle zenginleşerek sürdü . Bugün
eriştiğimiz bilgi düzeyi farkında olalım ya da olmayalım yaşamımızı
etkileyen , kolaylaştıran pek çok uygulamayı ,işte bu bilimin
öncülerine borçluyuz. Geçtiğimiz yüzyılın en önemli düşünsel
başarılarından biri de , atomaltı ölçekteki evreni inceleyen kuantum
mekaniğinin tersine .kozmos ölçeğinde etkili kütle çekimi betimleyen
genel görelilik .birbiriyle uyuşmamalarına karşın bu iki kuram
birbirlerine tamamlayarak geliştiler . Belki de önümüzdeki yıllarda bu
kuramları özdeşleştirmek için sürdürülen çabalar meyvelerini verecek ve
insanlık doğanın evrenin işleyişi konusunda yepyeni bir anlayışa
kavuşacak..
1897:PİETER
ZEEMAN & JOSEPH THOMSON ; Zeeman ışığın bir atom içindeki yüklü
parçacıkların hareketi sonucu yayımlandığını buldu. Thomson'da
elektronu keşfetti .
1900:MAX PLANCK; Kara cisim ışımasını kuantumlanmış enerji yayımıyla açıkladı; kuantum kuramı böylece doğmuş oldu.
1905:ALBERT
EİNSTEİN ; Dalga özellikleri olan ışığın aynı zamanda daha sonra foton
diye adlandırılacak olan belirli büyüklükte enerji paketlerinden
oluştuğu düşüncesini ortaya attı.
1911-1913:ERNEST
RUTHERFORD& NIELS BOHR ; Rutherford atomun çekirdek modelini
oluşturdu . Bohr ise ,atomu bir gezegen sistemi gibi belirledi .Ayrıca
durağan enerji durumlar kavramını ortaya attı. Hidrojenin tayfını
açıkladı.
1914:JAMES FRANK & GUSTAV HERTZ ; Bir elektron saçılım deneyiyle durağan durumların varlığını doğruladılar
1923:ARTHUR
COMPTON; X-ışınlarının elektronlarla etkileşimlerinde minyatür bilardo
topları gibi davrandıklarını gözlemledi .Böylece ışığın parçacık
davranışı hakkında yeni kanıtlar ortaya koydu.
1923:LOUIS DE BROGLIE ; Madde parçacıklarının da dalga davranışı yaptığını öne sürerek dalga-parçacık ikiliğini genelleştirdi.
1924:SATYENDRA
NATH BOSE &ALBERT EINSTEIN ; Kuantum parçacıklarını saymak için
,daha sonra BOHR- EINSTEIN diye adlandırılacak olan ,yeni bir yöntem
buldular.Ayrıca uç derecelerde soğutulmuş atomların tek bir kuantum
durumuna yoğuşacaklarını önerdiler . "BOSE- EINSTEIN YOĞUŞMASI" 1990'lı
yıllarda deneysel olarak gerçekleştirildi.
1925:WOLFGANG
PAULİ ; Aynı özelliklere sahip fermiyon türü iki parçacığın aynı enerji
düzeyinde bulunamayacağını söyleyen "dışlama ilkesi" ni açıkladı .
1925:WERNER
HEISENBERG & MAX BORN & PASCUAL JORDAN ; Kuantum mekaniğinin ilk
biçimi olan matris mekaniğinin geliştirdiler ve kuantum alan kuramı
yolunda ilk adımı attılar .
1926:ERWİN
SCHRÖDİNGER; Kuantum fiziğinin "dalga mekaniği" diye adlandırılan yeni
bir betimlemisini geliştirdi.yeni kavram daha sonra "Schrödinger
denklemi " diye adlandırılan ,bilimin en önemli formüllerinden birini
de kapsıyordu.
1926:
ENRICO FERMİ &PAUL A.M.DIRAC; İki bilim adamı ,kuantum mekaniğinin
parçacıkları saymak için yeni bir yola gereksinme duyduğunu
belirlediler "Fermi Dirac istatistiği",katı hal fiziğine kapıyı araladı.
1926:DIRAC;Işığın kuantum kuramı üzerine çok önemli bir makale yayımladı
1927:WERNER
HEISENBERG; Bir parçacığın aynı zamanda hem konumunu hem de hızını
ölçmenin olanaksız olduğunu gösteren ünlü "belirsizlik ilkesi"ni
açıkladı.
1928:DIRAC;Elektronun karşı maddenin varlığını da öngören relativistik bir kuramını ortaya koydu .
1932:CARL DAVID ANDERSON; Karşı maddeyi keşfetti . Bu parçacık ,pozitron adı verilen bir antielektrondu.
1934:HIDEKI
YUKAWA; Çekirdek kuvvetlerinin ,mezon denen ağır parçacıklarca
iletildiği düşüncesini ortaya attı.Bunların elektromanyetik kuvvete
aracılık eden fotonlarla benzer işlev yaptığını öne sürdü.
1946-48:ISIDOR RABI & WILLIS LAMB&POLYKARP KUSCH; Dirac kuramında tutarsızlıklar keşfettiler.
1948:RICHARD
FEYNMAN & JULLIAN SCHWINGER & SIN ILTRO TOMONAGA ; Kuantum
elektro dinamik denen ve fotonlarla elektronların etkileşimini anlatan
ilk eksiksiz kuramı geliştirdiler .Kuram ,Dirac kuramındaki
tutarsızlıkları açıkladı.
1957:JOHN
BARDEEN & LEON COOPER & ROBERT SCHRIEFFER ;
Elektronların,kuantum özellikleri dirençsiz hareket olanağı veren
çiftler oluşturabildiklerini gösterdiler.Bu süperiletkenlerin sıfır
elektrik direncini açıkladı.
1959:YAKIR
AHARONOV & DAVID BOHM ;Bir manyetik alanın ,elektronun kuantum
özelliklerini klasik fiziğin yasakladığı bir biçimde etkilediğini öne
sürdüler "Aharov –Bohm etkisi",1960 yılında gözlendi ve akla gelmedik
pek çok makroskopik etkinin gizli işaretlerini verdi.
1960:THEODORE
MAİMAN ;Charles Townes ,Arthur Schawlow ve diğerlerinin daha önce
yapmış oldukları çalışmaları ileri götürerek pratik kullanımlı ilk
lazeri geliştirdi.
1964:JOHN
S. BELL; "Bell eşitsizlikleri " denen deneysel bir testle , kuantum
mekaniğinin bir sistem için en eksiksiz tanımı verip vermediğinin
sınanabileceğini söyledi.
1964:
MURRAY GELL & MANN; Madde parçacıklarını oluşturan ve kuark adı
verilen temel parçacıklarla ilgili bir model geliştirdi.Kuarkların
varlığı 1969 yılında deneysel olarak kanıtlandı.
1970'LER:
Parçacık fiziğinin maddenin dört temel kuvvet aracılığıyla etkileşen
kuark ve leptonlardan oluştuğunu söyleyen Standart Model'in temelleri
atıldı.Kuark modeli temelinde şiddetli çekirdek etkileşimlerini
betimlemeyen "Kuantum renk dinamiği" kuramı geliştirildi.
1982: ALLAIN ASPECT; Bell eşitsizliklerinin deneysel bir sınavıyla kuantum mekaniğinin eksiksiz bir anlatım olduğunu gösterdi.
1995:
ERIC CORNELL & CARL WİEMAN & WOLFGANG KETTERLE ; Mutlak sıfırın
(-273 C) yalnızca milyonda bir derece üzerine kadar soğutulmuş metalik
atom bulutlarını tek bir kuantum durumuna hapsederek ,70 yıl önce
kuramsal varlığı öne sürülen BOSE & EİNSTEIN yoğuşmasını
oluşturdular . Bu başarı atom lazeri ve süper akışkan gazlar gibi
pratik uygulamalar için yolu açtı. Kuantum Fiziğinin Garip Söylemleri
Üstüste Gelme
Kuantum fiziğinin belki de en garip (ve
en çok itiraz alan) yönü bir sistemin aynı anda birkaç farklı durumda
bulunabilmesi. Parçacıklar doğal olarak böyle durumlara giriyorlar.
Örneğin bir elektron tek bir noktada değil de değişik noktalarda
bulunabilir. Max Born 1926 yılında de Broglie dalgalarının fiziksel bir
dalga olmadığını, bir olasılık dalgası olarak yorumlanması gerektiği
düşüncesini ortaya attı. Buna göre parçacıklar de Broglie dalgasının
bulunduğu her yerde bulunur, bunlar dalganın güçlü olduğu yerlerde
yüksek olasılıkla, zayıf olduğu yerlerde de düşük olasılıkla bulunuyor.
Böylece parçacığın konumu doğal bir belirsizlik taşır. Max Born bu
çalışmasından dolayı 1954 yılında Nobel ödülünü kazandı. Erwin
Schrödinger, üstüste gelme ilkesinin yarattığı gariplikleri en açık
biçimde ortaya koyan bir düşünce deneyi tasarladı. Schrödinger'in
kedisi olarak bilinen bu deneyde bir kedi aynı anda hem diri hem de ölü
olduğu bir duruma sokulabiliyordu. Hem mikroskobik ölçekte hem de bazı
makroskobik cisimlerde var olduğu bilinen üstüste gelme olgusunun
yorumu sürekli tartışma konusu olagelmiştir.
Tünelleme
Klasik fiziğe göre herhangi bir cismin
kinetik enerjisi negatif olamaz. Dolayısıyla duvara attığım bir top
duvarı delmeden öteki tarafa geçemez; çünkü duvarın getirmiş olduğu
enerji engelini aşabilmek için klasik fiziğe göre duvarın içinden
duvarı delmeden geçmek için negatif kinetik enerjiye sahip olmalıdır.
Bu da klasik fiziğe aykırıdır. Kuantum kuramına göreyse, bir enerji
engelini aşmak için yeterli enerjisi olmayan bir kuantum parçacığı ,
yine de bu engeli aşabilir. Yani engelin öteki tarafında bulunma
olasılığı sıfır değildir. Kuramın tahmin ettiği ve doğruluğu deneylerle
kanıtlanmış olan ve radyoaktivite gibi olguları açıklayan bu etkiye
tünelleme adı verilir. Schrödinger Denklemi
Bir kuantum sistemi hakkında bize her
bilgiyi veren araç dalga fonksiyonu adı verilen bir fonksiyondur. Dalga
fonksiyonunun uzaya ve zamana bağlı değişimini veren denklemi ilk bulan
Avusturyalı fizikçi Erwin Schrödinger'dir. Bu yüzden denklem
Schrödinger denklemi adıyla anılır. Schrödinger denklemine göre dalga
fonksiyonunun zamana göre değişimini Hamiltonian adı verilen bir
operatör kontrol eder. Hamiltonian operatörü (bazen enerji operatörü
adıyla da anılır) sistemin enerjisi ile yakından ilgilidir. Kuantum
sisteminin sahip olabileceği enerji değerlerini Hamiltonian operatörü
belirler. Bunu veren denkleme de zamandan bağımsız Schrödinger denklemi
adı verilir. Schrödinger denkleminin çözümü olan dalga fonksiyonunun
karesi kuantum sistemi ile ilgili olasılıkları verir. De Broglie Dalgası
1923 yılında aristokrat bir aileden
gelen Fransız fizikçi Louis de Broglie ışığın bazen dalga bazen de
parçacık gibi davranmasından esinlenerek, diğer parçacıkların da dalga
yönleri olabileceği savını ortaya attı. Buna göre momentumu p olan bir
parçacığa dalgaboyu l =h/p olan bir dalga eşlik ediyor ve parçacığın
özelliklerini tamamlıyordu. Nasıl bir gitar teli uzunluğuna bağlı
olarak sadece belli frekanslarda titreşiyorsa, atomun çevresinde
dolanan bir elektronun de Broglie dalgası da sadece belli
dalgaboylarına sahip olmalıydı. Bu çeşit bir dalga 1913 yılında Bohr'un
hidrojen atomundaki elektronların enerji seviyelerini bulduğunda
yaptığı varsayımları açıklıyordu. Makroskobik cisimlerin momentumları
çok daha büyük olduğundan, de Broglie dalgasının dalgaboyu
ölçülemeyecek kadar küçüktür. Bu nedenle makroskobik cisimlerin dalga
özellikleri gözlemlenemez. De Broglie'nin bu çalışması, kendisinin 1929
yılında aldığı dışında iki Nobel ödülü daha üretti. 1926'da Avusturyalı
fizikçi Erwin Schrödinger, de Broglie'nin çalışmasını genişleterek
kuantum kuramının temel denklemini elde etti ve 1933'te Nobel ödülünü
aldı. 1927 yılında birbirlerinden bağımsız olarak ABD'de Davisson ve
Germer, İngiltere'de de Thomson, bir kristale gönderilen elektronların
tıpkı dalgalar gibi kırınıma uğradıklarını gösterdiler. Davisson ve
Thomson'da 1937 yılında Nobel aldılar. Belirsizlik İlkesi
Kuantum kuramının belirsizlik ilkesi,
bir parçacığın bazı farklı özelliklerinin ikisinin de kesin olarak
belirlenemeyeceğini söyler. Örneğin bir parçacığın konumuyla momentumu
(momentum bir cismin kütlesiyle hızının çarpımıdır) aynı anda tam
olarak ölçülemez. Kuantum kuramına göre parçacığın bu iki özelliğindeki
belirsizliklerin çarpımı en az Planck sabiti h=6,626x10^-34 J.s
kadardır. Konumu belli bir anda kesin olarak bilinen bir parçacığın
momentumu sonsuz belirsizliktedir ve bu yüzden parçacık kısa sürede o
noktadan ayrılır ve uzaya dağılır. Benzer şekilde momentumu kesin
olarak bilinen bir parçacığın konumu sonsuz belirsizliktedir, yani
böyle bir parçacık uzayın her köşesinde bulunabilir. Bu nedenle doğada
rastlanan parçacıkların bulunduğu kuantum durumlarında parçacıkların
hem konum hem de momentumu bir miktar belirsiz olmak zorunda. Alman
fizikçi Werner Heisenberg, ünlü mikroskop örneğini bu ilkeyi açıklamak
için geliştirdi. Bir parçacığın yerini "görerek" ölçmeye çalıştığınızı
düşünün. Böyle bir ölçümde parçacığın üzerine ışık göndermek,
dolayısıyla parçacıkla etkileşmek gerekir. Bu bile parçacığın konumunu
tam olarak belirlemeye yetmez. Bu ölçümde en azından kullanılan ışığın
dalgaboyu kadar bir hata yapılır. Bunun yanı sıra ışık parçacıkla
etkileştiği için ölçüm, parçacığın hızında bir değişmeye de neden olur.
ışık parçacığa çarpıp yansıdığı için en az bir fotonun momentumu
parçacığa aktarılır. Parçacığın momentumu ölçümden önce tam olarak
bilinse bile, konumun ölçülmesi parçacığın momentumunu h/l kadar
değiştirir. Bu nedenle, parçacığın yerini daha iyi belirlemek için daha
kısa dalga boylu ışık kullansak bile, ölçümümüz momentumdaki
belirsizliği arttıracak, ama her durumda ikisinin belirsizlikleri
çarpımı en az h kadar olacaktır. Parçacıkların
uzaydaki doğrusal hareketleri dışında kendi iç dinamikleriyle ilgili
hareketleri de vardır. Bu parçacıkları doğrusal değil de küçük
kürecikler şeklinde düşünürsek, bu kürelerin kendi çevrelerinde
dönmeleri de etkileri gözlemlenebilen bir hareket şeklidir. Bu hareket
için İngilizce'de kendi etrafında dönmek demek olan "spin" kullanılır.
Spin de bir açısal momentum türüdür. Fakat kuantum kuramı bazı
parçacıkların (elektronlar gibi) spinlerinin gerçekten böyle bir dönme
sonucu oluşmayacağını söylüyor. Bu rağmen dönme benzetmesi bir çok
açıdan iyi bir açıklama biçimi gibi görünüyor. Kuantum kuramına göre
spini "s" olan bir parçacığın spin durumu sadece (2s+1) değişik değer
alabilir yada bu (2s+1) durumun üst üste gelmesiyle oluşabilir.
Elektron, proton ve nötronların spinleri s=1/2 dir. Yani bu
parçacıkları uzaydaki hareketlerinin dışında 2 değişik durumda da
bulunabilirler. Zayıf etkileşimi ileten W ve Z parçacıklarının spini
1'dir. Bunlar da 3 değişik durumda bulunabilirler. Fotonlarsa ışık
hızında hareket ettikleri için spinleri 1 olmasına karşın sadece iki
farklı spin durumunda bulunabilirler. Bunların dışında bir kaç
parçacıktan oluşmuş birleşik sistemlerin spinide hesaplanabilir.
Örneğin helyum-4 atomunun spini 0 olarak hesaplanabiliyor. Spini olan
bir çok parçacık spinlerinin yönüne bağlı olarak uzayda manyetik alan
oluştururlar. Bu anlamda bu tip parçacıkları küçük birer mıknatıs
olarak da düşünmek mümkün. Eğer elektronlar bir manyetik alandan
geçirilirse, kendi mıktanatıslıklarının yönüne bağlı olarak değişik
yönlere sapmaları gerekir. 1921 yılında Stern ve Gerlach bu deneyi
yaparak elektronların sadece iki değişik yöne saptıklarını, böylece bu
parçacıkların sadece iki farklı spin durumunda bulunabildiklerini
göstererek kuantum fiziğinin en güçlü kanıtlarından birini elde ettiler
--------- KUANTUM FİZİĞİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
Yrd.Doç.Dr. Ömer Said Gönüllü
Klasik fizik geçmişte Batı'daki "evren" görüşüne cevap
verebiliyordu. Zira ne makrokozmos, ne mikrokozmos kavramları
oluşmuştu. Atom, proton, kuvark, galaksi veya evrensel çekim gibi
konular sözkonusu değildi. Modern fizikteki gelişmeler ise, birbirinden
çok farklı iki dünyanın birlikte varolduğunu ve varlıklarını birlikte
devam ettirdiklerini ortaya koydu. Bir yanda bizi çevreleyen bildiğimiz
dünya: taşlar, ağaçlar, yıldızlar, kısacası makroskopik ölçekteki evren
(bu evren klasik fizik tarafından tanımlanmıştı zaten). Diğer yanda,
kuantum fiziğinin kanunları ile târif etmeye çalıştığımız atomların ve
atomaltı taneciklerin mikroskopik dünyası. Her ne kadar makroskopik
dünya da atom ve taneciklerden oluşuyor ise de, kuantum dünyasına
girmek isteyen kişi, makro-âleme ilişkin bütün mantık, sezgi ve
bilgilerini bir kenara bırakmak zorunda. Çünkü bu iki âlem tamamen
farklı ve burada taneciklerin, Güneş etrafında dönen bir gezegenden
farklı olarak, izlediği belli bir yol ve işgal ettikleri belli bir
konum yok. Tanecikler aynı anda birçok yerde bulunabilirler. Yani
ölçeğin farklılaşmasıyla maddenin davranışı oran değil, mahiyet
açısından değişim gösteriyor. Büyük ölçekli madde ile
küçük ölçekli madde arasındaki bu ikiye bölünmeyi anlamak kolay
değildir. Klasik ve kuantik alanlar arasındaki sınırı çizen esrarengiz
bölgede anlaşılmayan bazı şeyler vardır. Bu karanlık no man's land
bölgede ne olmaktadır ki, tabiat kanunları ve dünyanın algılanması
böyle birden değişime uğramaktadır? Dışarıdaki
insanların gözünde kuantum fiziği esrarını koruyor. Fakat bilim
adamlarına göre hiçbir teori bu kadar faydalı olmasa gerek: nesnelerin
rengini, atomların stabilitesini, yıldızların enerjisini ve tüm
kimyasal reaksiyonları açıklama imkânı veren kuantum fiziğidir. Hiçbir
teori bu denli sınanmamıştır. Hiçbiri bu denli geniş bir alan
kaplamamaktadır (en küçük boyutlardan büyük ölçekteki bazı kuantik
olaylara kadar, süperiletkenlik gibi). Katı hal fiziği, nükleer fizik,
tanecik fiziği, elektronik, kimya ve diğerlerinin kuantik özellik
gösterdiği artık biliniyor. Ve özellikle, hiçbir teori bu denli teknik
uygulama doğurmamıştır. Aslında bilmeden günlük hayatta çeşitli kuantik
nesnelerden yararlanıyoruz: lazerler, transistörler, bilgisayarlar
gibi. Sezgilerin kâr etmediği kavramlar
Fakat bütün başarılarına rağmen kuantum fiziği yeni tartışmaları da
beraberinde getirmektedir. İki sebepten dolayı: birincisi, kuantum
fiziği kuantum dünyası ile klasik dünya (gözle görülen bizim dünyamız)
arasındaki eksik halkayı tamamlamak istemektedir. İkinci olarak,
kuantum fiziği soyut ve sezgilere aykırı kavramları sözkonusu eder. Bu
kavramlar kuantum fiziğinin yorumlanmasını özellikle hassas bir konu
haline getirir. Bilim adamları hergün bu kavramlarla karşı karşıya
geliyorlarsa da, artık onlar da bir "kuantik sezgiye" sahip
olmuşlardır. Bu teoriyi konunun dışındakiler için böylesine çetin yapan
husus ise, halihazırdaki kavramlarla ifade edilemeyen, güçlü
matematiksel bir formalizme dayanmasıdır. Bazılarına, onu vulgarize
etmenin imkânsız olduğunu söyleten budur. Fakat vulgarize etmek
gerektiğinde, sağduyuyu ve bilimsel mantığı şok eden nesneler ve
durumlar işin içine girmektedir ve bunlar bizim günlük tecrübelerimizle
çelişmektedir. Kuantum
fiziği ne dalga ne tanecik tanır. Sadece, bazı dalga özelliklerine ve
bazı tanecik özelliklerine sahip tek bir nesneler kategorisi tanır
(dalga-tanecik ikilemi). Burada bir sebep daha ortaya çıkmaktadır: bu
kuantik nesnelerin görüntü şeklinde tahayyül edilmesi imkânsızdır.
Bunlar belli belirsizdir, sınırları ve özellikleri durmadan
değişmektedir. İzledikleri belli bir yol yoktur. Çözümlenemez şekilde
birbirlerine karışabilirler ve aynı anda birçok halde ve birçok yerde
bulunabilirler. Süperpozisyon (birçok hâlin aynı anda birlikteliği) sadece kuantumun bir özelliğidir
Kuantumdaki birçok garipliğin kökeninde süperpozisyon prensibi
bulunmaktadır. Bunun anlamı şudur: bir atomun, bir taneciğin veya diğer
bütün kuantik sistemlerin karakteristik özellikleri onun "hâli" olarak
adlandırılan şeyi oluştururlar. Bir sistem için birçok mümkün hâl
sözkonusu olduğunda, bu hâllerin toplamı da (yani aynı anda hepsinin
birlikte varolma durumu) aynı şekilde mümkün bir hâldir: bu takdirde
sistem hâllerin üstüste çakışması (aynı anda beraberliği) durumunda
demektir. Bu temel prensip sayesindedir ki, bir tanecik aynı anda
birçok pozisyonu (konum) işgal edebilir veya bir atom bir enerjiler
süperpozisyonunda bulunabilir. p>Zorluk, diğer dünyaya, bizim
makroskopik dünyamıza geçildiğinde başlamaktadır. Çünkü hallerin
süperpozisyonu (üstüste konumlanması) bizim klasik evrenimizde
düşünülemeyen kuantik bir istisnadır. Kimse bir nesneyi (meselâ bir
kalemi) aynı anda iki yerde, veya bir arabayı aynı anda iki viteste
giderken görmemiştir, göremez de. O halde, bir enerji halleri
süperpozisyonunda bulunan bir atomun enerjisini ölçmeye çalıştığımızda
ne olmaktadır? Bu süperpozisyon asla belirlenemeyecek, sadece onu
teşkil eden enerjilerden biri ölçülecektir. Tıpkı bir sihirli değnek
darbesi gibi, ölçme girişimi, hâllerin süperpozisyonunun, bir hal
hariç, kaybolmasına yolaçacaktır. Peki bu hangisidir? Kuantum fiziği bu
soruyu cevaplamak istemiyor. Buna karşılık, süperpozisyonu oluşturan
bütün haller içinde ölçülecek kesin hal tahmin edilemediğinden, kuantum
teorisi her hâli ölçme ihtimali vermektedir. İşte kuantum fiziği bu
anlamda "ihtimalci" ve "non-determinist" olarak nitelendirilmektedir.
Klasik fizikte ise, bir sistemin geleceği prensipte her zaman
belirlenebilir kabul edilmektedir. Burada, süperpozisyon prensibini
daha iyi anlayabilmek için şöyle bir örnek verebiliriz: Kanatları
a,b ve c şeklinde adlandırılmış olan üç kanatlı sabit bir vantilatörün
çalışmaya başladığını düşünelim. Kanatların dönme hızı yavaş yavaş
artacaktır. Başlangıçta herhangi bir noktadan (bu, gözlem yaptığımız ve
vantilatöre göre sabit bir referans noktası olabilir) her bir kanadın
geçme anını ve hızını ölçebiliriz. Bu sırada kanatların her biri
müstakil ve ayrı birer parça olarak görülmektedir. Fakat hızın maksimum
olduğu anda artık tek tek kanatlardan değil, daire şeklini almış bir
görüntüden sözedilebilir (parçacık/dalga ikilemi) ve bu durumda belli
bir anda sözkonusu noktadan hangi kanadın geçtiğini bilemeyiz. Her üç
kanadın geçme ihtimali aynıdır, deriz. Hatta yüksek dönme hızından
dolayı, belli bir 't' anında bu nokta üzerinde her üç kanadın da
(neredeyse aynı anda) bulunabileceğini düşünebiliriz. Ayrıca, teorik
olarak elimizle kanatlardan birini tutmak istediğimizde (bu, kuantum
fiziğinde ölçme işlemine karşılık gelmektedir) dairevî şekil hemen
ortadan kalkar ve elimize tek bir kanat gelir (bu, sadece ölçüm veya
gözlem yaptığımızda bilinebilir olma özelliğidir ve yukarıda sözünü
ettiğimiz sihirli değnek durumudur). Fakat hangi kanadın geleceğini
önceden asla bilemeyiz. Peki herhangi bir anda dönme olayına müdahale
ettiğimizde elimize gelen herhangi bir kanadın, mesela "a" kanadının
teorik olarak çok kısa bir zaman sonra, bir sonraki denemede gelmemesi,
yani başka bir kanadı tutmak için ne yapmamız gerekir? İşte klasik
fizikten farklı olarak bu sorunun cevabı "hiçbirşey"dir. Çünkü kanatlar
çok süratli dönmektedir ve elimizin hareket hızı ile kanadınki
karşılaştırılamayacak kadar farklı olduğundan elimizle istediğimiz an
istediğimiz kanadı tutma yeteneğinden yoksunuzdur (klasik ölçme
cihazlarıyla kuantik âlemi ölçmenin imkânsızlığı). Şimdi buradan
hareketle atomaltı dünyasındaki kütle ve hız ölçülerini düşünelim.
Tanecik boyutlarının, ağırlıklarının ve bunların yaptığı periyodik bir
hareket için gereken zaman dilimlerinin çok çok küçük, buna karşılık bu
taneciklerin hızlarının çok yüksek olduğu (örneğin, klasik bilgilere
göre, bir elektronun atom çekirdeği etrafında saniyede bir milyon tur
atması gibi) atomaltı dünyasını anlamak istediğimizde vantilatör
örneği, buradaki olayların biraz daha akla yakın hale gelmesini
sağlayabilir. İşte kuantum fiziğinde mesele, ölçüm için
iki ayrı âlemi (ölçme cihazı ile atomaltı partikülleri) biraraya
getirmekten kaynaklanmaktadır. Bu iki ayrı alem arasındaki devasa boyut
ve hız farkından dolayı, aslında ölçüm sonucunu aldığımız an, ölçüm
yaptığımız andan daha sonraki ve herşeyin hemen değiştiği bir andır.
Cihazın gösterdiği ölçüm sonucu, gösterdiği ve bizim okuduğumuz ana ait
değildir. Çünkü ölçmeye çalıştığımız partikülün hızı ve konumu her an
değişmektedir. Çünkü 10- 28 gram düzeyindeki kütlelerin
sözkonusu olduğu atomaltı dünyasında 10-23 saniye mertebesindeki zaman
aralıklarında (doğrudan) gerçek ölçüm yapmak mümkün değildir. 1927'de
Alman fizikçi Werner Karl Heisenberg tarafından "dalga paketinin
redüksiyon prensibi" olarak tarif edilen, sistemin bu şekilde bir
haller süperpozisyonundan tek bir hale sıçraması için bu ölçme
esnasında ne olmaktadır? Kuantik ile klasik, gözlenen nesne ile ölçme
cihazı arasındaki sınır hangi düzeydedir? Nihayetinde sözkonusu nesne
atomlardan ve taneciklerden yapılıdır. Aslında bu hamur çok su
götürmektedir. Bazıları dalga paketinin tek bir hale indirgenmesini
(redüksiyon) gözleme, gözlemciye, hatta Amerikalı fizikçi Eugene
Wigner'in yaptığı gibi, şuura atfetmektedir. Sayıları az olmayan diğer
bazı bilim adamları ise esas rolün tesadüfe verilmesinden pek tatmin
olmuş değiller. Kendi ifadesiyle, "Tanrı'nın zar attığı" düşüncesini
reddeden Einstein bile kuantum fiziğinin henüz olgunlaşmadığını, daha
derin ve determinist bir temel teori bulmak gerektiğini düşünüyordu. "Tanecik" deney süreci dışında da mevcut mu?
Ölçümün getirdiği sıkıntı karşısında Amerikalı fizikçi Hugh Everett
radikal bir cevap önerdi: bir haller süperpozisyonunun tek bir hâle
indirgenmesi sözkonusu değildir; fakat her biri farklı bir evrende
(veya farklı boyuttaki âlemde) olmak üzere bütün mümkün hâllerin
gerçekleşmesi sözkonusudur. Aslında bu "birçok âlem" teorisinin de
doğrulanması mümkün değildir. Çünkü sayısız paralel evrenin kendi
aralarında iletişim yoktur. Teorinin
kurucu babalarından biri olan Danimarkalı fizikçi Niels Bohr daha
temkinli, pragmatik ve aynı zamanda derinlemesine bir konum
benimsemişti. Ona göre, dalga paketinin indirgenmesi, ölçülecek kuantik
sistem ile, mecburen klasik kabul edilen ölçüm cihazı arasında mutlak
bir sınır varsayıyordu. Yani sağlıklı bir ölçüm mümkün olmalıydı.
Burada ölçüm ayrıcalıklı bir rol oynamaktadır, çünkü taneciğin
özelliklerini sadece ölçüm belirlemektedir. Ölçüm dışında bu özellikler
tarif edilmiş değildir. Bu noktadan hareketle söylenebilir ki, bizatihi
tanecikten bahsedilmemelidir, çünkü taneciğin deney dışında da "var"
olduğu kesin değildir Düşünün ki, herhangi bir cihazla
taneciklerin dünyasında ölçüm yapacaksınız. Sonuçta bu cihaz da atom ve
taneciklerden yapılı olduğundan, ölçüm zorlaşacak, hata ihtimali
artacaktır. Çünkü ölçmek istediğiniz partiküller ve hareketleri cihazın
her noktasında zaten mevcuttur. Yani cihaz, ölçüye tartıya gelmeyen
kendi değişim oranından daha küçük ölçekteki partikül ve hareketleri
ölçmek istemektedir ki, belki kendi değişimi ölçmek istediğini
örtmekte, gölgelemektedir. Bir kamyonu kantarda, bir karpuzu manav
terazisinde tartmak kolaydır. Kuyumcu terazisi birkaç gram (hatta
miligram) ölçeğinde altınları tartacağından daha hassas olması gerekir.
Kütle spektrometresi ise bir çeşit atom terazisidir. Fakat atomu
oluşturan nükleon (proton, nötron) ve elektronların tartılması,
hareketlerinin, konum ve hızlarının ölçülmesi giderek
imkânsızlaşmaktadır. Kuantum kavramları üzerinde 30'lu
yıllara kadar süregelen zengin ve hararetli tartışmalar zamanla
bırakıldı. Denklemler iyi yürüyordu, geriye kılı kırk yarmak kalıyordu.
Özellikle de kuantik-klasik geçişiyle ilgili problemler konusunda.
Fakat onlarca yıl boyunca bir arpa boyu kadar bile mesafe katedilmedi.
Buna rağmen 1935'le birlikte, Kuantum Mekaniği'nin kurucularından Erwin
Schrödinger bu gizemli "dalga paketinin indirgenmesi" fikrinin
saçmalığını vurguladı. Mantığını sonuna kadar zorlayarak meşhur
"düşünce deneyi"ne başvurdu (bu noktada Karl Popper'in de katkıları
oldu). Bu deneye göre, sıkıca kapatılmış bir kutuya hapsedilmiş bir
kedi tahayyül ediyordu. Kutuda ayrıca radyoaktif bir atom ve zehir
yayan bir cihaz bulunuyordu. Radyoaktif atom bozunduğunda, öldürücü
düzenek harekete geçiyor, zehir kutuya yayılıyor ve kedi ölüyordu. Ortamlarının kurbanı kuantik sistemler
Fakat radyoaktif bozunma (desintegration) kuantik bir olaydır: yani
bozunma ölçülmedikçe atom "bozunmuş ve bozunmamış" bir haller
süperpozisyonundadır. Şu halde kutuda zehir-atom ikilisiyle kedi-cihaz
sistemi, "bozunmuş atom-ölü kedi" ve "bozunmamış atom-canlı kedi"
şeklindeki iki halin süperpozisyonunda bulunmaktadır. Ve biz kutuyu
açıp bakmadığımız müddetçe her iki hâli bir bakıma aynı anda mevcut
düşünürüz. Kısacası, ölçüm gerçekleştirilmedikçe, kedi hem ölü hem
diridir (bir futbol maçının sonucunu öğrenmediğimiz sürece zihnimizde
sürekli olarak üç ihtimalin dolaşması gibi). Aslında bu deney pek mâkul
bulunmadı, çünkü bir kediyi bir tanecikten temelde ayıran husus
anlaşılmadıkça gösterilmesi de zordur. Bu herzamanki "kuantik-klasik
sınırı" problemidir. Bu durumda hem teori hem de deney cephesinde
gelişme kaydedilmesi için 80'li yılları beklemek gerekecekti. 1982'de
Los Alamos (ABD) Millî Laboratuvarı'ndan araştırmacı Wojciech Zurek
daha önce ileri sürülmüş fakat geliştirilmemiş, basit fakat dâhiyane
bir fikri yeniden ele aldı: buna göre bir ölçümde dalga paketinin
indirgenmesine yolaçan şey, sistemin çevresiyle (cihaz) olan
etkileşimidir. Daha genel olarak kuantik nesneler çevrelerinden asla
tam olarak izole değildirler. Bundan, sistemle karşılıklı etkileşime
giren herşey anlaşılır: cihaz, hava molekülleri, ışık fotonları. Öyle
ki, gerçekte kuantik kanunlar nesneye ve onu çevreleyen ortamdan oluşan
bütüne uygulanmalıdırlar. Zurek çevreyle olan birçok etkileşimin
sistemin kuantik girişimlerinde çok hızlı bir bozulmaya yolaçtığını
gösterdi. Makroskobik bir nesnede meselâ bir kedi atomlardan herbirinin
çevresinde, kendisiyle etkileşim yapan diğer birçok atom bulunmaktadır.
Bütün bu etkileşimler, neredeyse aniden kaybolan bu yüzden de bütüne
tesir edemeyen ve kedinin varlığını bizim gördüğümüz şekliyle devam
ettirmesini sağlayan bir kuantik girişimler paraziti meydana getirir.
İşte kuantum fiziğinin bizim ölçeğimize uygulanamama sebebi: sistemler
asla izole değildir (kedi ise kuantik ölçeğe göre çok büyük bir nesne
olarak makroskobik ölçekte kendisini çevreleyen ortam içinde izole bir
şekilde görülür, ve çevrenin onun üzerindeki etkileri bu ölçekte
yapılan ölçüm sırasında ihmal edilecek kadar önemsiz kalır. Meselâ
kedinin ağırlığını ölçerken tüyleri üzerindeki su buharı moleküllerini
göremediğimiz gibi, bunların kedinin ağırlığına olan etkileri de ihmal
edilecek kadar küçük kabul edilir). Fakat atomaltı dünyasında ölçüm
yaparken atomların birbirlerini etkiledikleri ve tek tek hiçbir atomun
asla bir kedi gibi izole olamadığı gerçeğiyle karşılaşırız. Bu fenomen
fizikte "dekoherans" olarak adlandırılır, çünkü bu, kuantik hâllerin
koheransının (aralarındaki ahengin) bozulmasıdır. Bir bakıma ölçek
küçüldükçe, atom-altı etkileşimler artacağından, sistemlerin yapı ve
fonksiyon sürekliliğinin sağlanması zorlaşmaktadır; bu da açıkça ortaya
koymaktadır ki, trilyon kere katrilyon adet atomdan müteşekkil, hem de
canlı özelliği gösteren kedi gibi bir varlığın, düzenli işleyen bir
sistem olarak devamlılığı ancak herşeye Kadir, Hay, Kayyum, Alim ve
Rahman bir kuvvet Sahibi'nin yaratma ve yaşatmasıyla mümkündür (hem de
makroskobik ölçek için kalınlaşmış ülfet ve ünsiyetimizin
direnemeyeceği ölçüde). Dekoheransın hızı sistemin
bütünlüğüyle doğru orantılı olarak artar: 1027 tanecikden meydana gelen
bir kedi 10-23 saniyede dekohere eder; yani kedinin kedi formunun
bozulma (ve tekrar aynı formu kazanma) zamanı çok çok küçüktür. Bu
durum hem neden asla aynı anda hem ölü hem diri kedi göremediğimizi
açıklar, hem de dekoheransın gözlenme zorluğunu. Bizim zamanı, maddeyi
ve hâdiselerin akışını en küçük kesirleriyle ölçme ve takip etme
yeteneğimiz yaratılış gayemize uygun olarak belli bir sınıra kadardır.
İşte bundan dolayı, meselâ bizim bir hüzme şeklinde gördüğümüz ışık
yayılımı, aslında birbirlerini ışık hızıyla takip eden foton
paketçiklerinden yani aralarında madde ve zaman kesikliği bulunan
kuantlardan başka bir şey değildir. "Her nefis (her an) ölümü tadıcıdır
(veya tadıp durmaktadır)" anlamı da verilen âyet-i kerimenin işârî
mânâlarından birisi acaba, ölçemeyeceğimiz kadar küçük zaman
dilimlerinde ölüp diriliyor olduğumuz mudur? Aslında ülfetten dolayı
bize basit gibi gelse de, makroskopik ölçekte bir sistemin varlığını
sürdürmesi, çok küçük zaman dilimlerinde gerçekleşen dengeleme
halleriyle 1027 atomun her an (ölçülebilecek en küçük an) kediyi "kedi"
formunda sürdürecek şekilde birarada olması çok zordur. Çünkü bir atom
için değil, 1027 atom için her an birçok hal sözkonusudur. Ehl-i
keşfin, melekut aleminin hakikatini anlatmak istercesine, "dağılmaya
teşne eşya, rahmet eli çekilse nasıl bir arada durabilir?" anlamındaki
sözleri belki de bu hakikati ifade etmektedir. Kuantik bilgi
Yakın zamanda yapılan diğer teorik araştırmalar klasik ve kuantik
evrenleri uzlaştırma çabalarını destekliyor. California Teknoloji
Enstitüsü'nden Murray Gell-Mann (1969 Nobel Fizik ödülü) ve Santa
Barbara Üniversitesi'nden James Hartle dekoheransın zamanda geri
dönüşümsüz olduğunu gösterdiler. Meselâ bir tas kahve içinde erimiş bir
şeker parçasının yeniden oluştuğu asla görülmez. Böylece zamanın yönü
bulunur (geçmişten geleceğe), halbuki o zamana değin kuantum fiziğinde
olaylar geri dönüşümlü kabul ediliyordu. Paris
IX Üniversitesi'nden Profesör Roland Omnès ise, kuantik şekilde tecelli
eden kanunların garipliklerine rağmen (mümkün hâllerin çokluğu vs)
bizim ölçeğimizde tek, determinist ve mükemmelen normal görünen
fenomenleri spontan bir şekilde nasıl meydana getirdiğini göstermeye,
özellikle canlı sistemlerin en küçük atom-altı birimden itibaren nasıl
organize olduğuna, kâinattaki madde ve hadiselerin mikro-âlemden
itibaren bizim algılama ölçeğimize hitap edecek şekilde nasıl
yaratıldıklarına cevap getirmeye çalışıyor. Bu yüzden moleküler
biyoloji bugün daha da küçük alanlara nüfuz ediyor ve neredeyse atomik
biyolojiye dönüşme eğilimi taşıyor. Sonuçta, dekoherans
teorisi fizikte yeni bir dönüm noktası olarak kabul ediliyor. Fakat
çözüm çok yakın değil. Meselâ fizikçiler, bir çakıltaşının neden sert
olduğunu, suyun neden normal şartlarda 100 ºC'de kaynadığını anlamak
için katrilyonlarca tanecik üzerinde hesap yapmak gerektiğini
söylüyorlar. Atom-altı dünyasını tarif etmek için
makroskopik dünyada kullandığımız bilimsel mantık ve sağduyuyu aynıyla
uyarlamanın doğru olmadığını, maddenin kütlesi, boyutu, dolayısıyla
hızının ve hareket tarzının değişmesiyle, makroskopik fizik
kanunlarının da köklü değişikliğe uğradığını, daha doğrusu mikro-âlemi
anlamak için bunların kullanılamayacağını görüyoruz. Demek ki,
mikro-âleme inildikçe buradaki san'at, mimarî ve işleyiş de hassas hale
gelmekte, incelmekte, ilâhî kudret bu âlemde bir başka şekilde tecelli
etmektedir. Bugünün bilim adamları laboratuarda öğrenmektedirler ki,
kâinatta tek bir atom, tek bir atom içinde tek bir atom-altı parçacık
bile hesapsız ve başıboş değildir. Maddenin künhündeki kudret
cilvesinin ihtişamını gördüğümüzde, Allah'ın her an herşeyi kendi
takdiriyle var kılıp idare ettiğine, kâinatta O'nun ilim, kudret ve
hakimiyetinin tecelli alanı dışında küçük bir yerin ve ân'ın bile
kalmadığına olan inancımız teyid olunuyor. Geçmişte ve bugün Batı'nın
düşünce dünyasında belli bir ağırlığı olan "Tanrı herşeyi yarattı sonra
kendi haline bıraktı, O detaylara karışmaz ve tabiata müdahale etmez"
şeklindeki çarpık anlayış, yine Batı üniversitelerinde gerçekleştirilen
çalışmalarla yerini, tam ve küllî tevhid hakikatinin görülmesine,
yüksek tevhid inancının gelişmesine müsait bir zemine bırakıyor. Son
söz: bilimler geliştikçe tevhid hakikati kendini daha parlak bir
şekilde gösteriyor ve gösterecek.
Kaynaklar
- H. Guillemot, "Comment la Matière Devient
Réelle", Science & Vie, Février, nº 977, Paris 1999.
- D. Lindley, "Quantum World", New Scientist's Guide, Reed Business Information. London 1998.
- P. Yam, "Bringing Schrödinger's Cat to Life", Scientific American, June, v. 276, nº 6, New York 1997.
Alıntı: - http://www.frmtr.com/showthread.php?t=423618
|
|
Yorum yaz!
|
5/1/2009 - Tebrikler ve teşekkürler |
| Yazan: armağan |
| Emeği geçen herkese teşekkürler... |
| Bağlantı |
1/11/2008 - DİN VE BİLİM.. |
| Yazan: isimsiz |
| Makro ve mikro alemlere bakıp tanrının alemleri 6 günde ,,yaratıp,, 7 nci gün dinlendiği uydurmasına inanmak çok güç..Bence mikroskobik alem için uzay ve içinde olan herşey ne ise, uzay ve içindekiler de başka daha büyük bir alem için odur..Uzay ve tüm içindekilerin konumu, ceplerimizde taşıdığımız maden bir paranınkinden farksızdır.. UZAY VE İÇİNDE OLAN HERŞEY KOCAMAN BİR MADDE KÜTLESİDİR..ÇÜNKÜ AYNI ŞARTLERDAN OLUŞUYORLAR...ATOMLAR,ELEKTRONLAR, PARÇACIKLAR VS. VS.. |
| Bağlantı |
|
Hakkımda
Görünenin arkasında, 4 boyutun daha fazlasına taşmış ama ifade edilemeyen veya ifade edilmiş anlaşılamayan, anlayamadığımız kültür ve sanat aktiviteleri, derin duygularımız ve tabiki bilimin anlatmak istedikleri ve siz..Hepimiz buradayız...
Kategoriler
BilimDerin_DuygularKafa_SesiNot_defterimdenOnerilerUcan_KelimelerUnutulmayanlar
Arkadaşlarım
• eroman • fatoscb • tayjett • gulcanmarti • anilir • cisemerdogan • kirat01 • emrecengiz • ecetahmaz • alternatifblog • 1001kopru • mustafadenizkozlu • bilimkafe • zorlukardelen • dizix • karlitorosdaglari • edebicanavar • barbibarbieoyunlari • romankitapozetleri • cizgifilmoyunlari •
|